Başlık size birbiriyle alakasız üç sözcük gibi gelebilir . Haklısınız tabii , billinen ''Oscar'' , bir ''Simge'' olacaksa eğer , ödülleri çağrıştırmalı değil mi , yeni yılı değil ... Emin olun ki , ben de, bu sizin bilindik çağrışım sisteminizi bozmak istemiyorum . Samsun' a klasik bir tat vermiş , şehire imza atmış bir restorandan söz ediyorum , OSKAR RESTORAN dan ... Kim Arzu etmezdi ki , hala kapılarını tat uzmanlarına açık tutuyor olmasını ... Öyle ya , gündüzleri anne tadında geleneksel Türk Mutfağıyla karşısında olacaksın , karnını doyuıracak , çayını içirecek , sıcak sohbetlerle sarıp sarmalayacaksın gelenleri sana , akşam olup , gün kendini karanlığa verince de , dost meclislerini ağırlayacaksın kendi vakar duruşunla , kolay mı ?
Şartlar geldi , şartlar gitti , gün geldi yoruldu Oskar da ... Siz deyin yoruldu , o desin bıktı , bir başkası desin yerini yenilere bırakma olgunluğunu gösterdi Mert mi Mert bir tavırla . Kapadı işte kapısını , içinde yüzlerce anısıyla ...
Hiç kimsenin tek bir anısı yoktur Oskar ' la ilgili... Ama klasikleşen bir yanı daha vardı bir grup için . Yeni yıla orada girerlerdi onlar . Biz yeni yılı orada bir aile sıcaklığında karşılardık. Arzu' nun tasarım tadındaki süslemeleri karşılardı herkesi . Sonra yine aynı tatta hazırlanmış , kendi elleriyle yaptığı sürprizli kurabiye ve pastaları olurdu mutlaka . İlk başta göremesek bile , ilerleyen saatlerde görebileceğimize emindik onları . Yemekler hiç umurumuzda değildi zaten , ne yiyeceksek harika şeyler olduğunu biliyorduk ki :) Bir de bol kepçe tabii :) Hindi nefis , iç pilav harika , e daha ne olsun , benim kadar çok yiyenler de mutlu , kocaman tabak dolusu servis , missss gibi ... Küçük çocukları olanlar da rahattı ayrıca, miniklere de üst katta masalar kurulmuş , oyuncakları masalarına serpiştirilmiş olurdu . Hem uykuları gelince uyuyabilecekleri masalsı divanlar olurdu yanıbaşlarında . Anneler rahat etsindi ...
Feridun abimizin klasikleşen Oskar Tombalası hiç atlanmazdı . Sallar durur , çeker durur , gür sesiyle bizim cılız seslerimizi bastırır ve ' Birinci Çinkocu' yu yanına alıverirdi çabucak . Müziğimizi de kendimiz yapardık , halayımızı da ... Tıka basa doldurduğumuz için her yeri , bize oynayacak çok yer de kalmazdı gerçi ama heyhat kimin umurundaydı ki bu . Açmazdık kollarımızı pek sağa sola oynarken ama kalbimizi birbirimize zaten açmıştık , bir aile tadında yakındık hepimiz kendimize ...
O yüzden koyamadık yerine başka bir yeri . Evde gibi geçirilen , girilen bir yılbaşı gecesinin en yakın alternatifi EV dir . Sıcacık bir ev , hep tüten bir ocak , içinde huzur ve gülen yüzler diliyorum herkese ... Mutlu Yıllar ...
30 Aralık 2011 Cuma
22 Aralık 2011 Perşembe
COCA COLA REKLAMINA AĞLANIR MI ?
Ben eskiden sadece Kent Şekerleme Reklamlarında bi tuhaf olurdum . Hani bayramda çocuklarının yolunu gözleyen yaşlı karı koca reklam filmlerinde... Bir de fonda o duygusal müzik . Boğazım düğümlenirdi düğümlenmesine de gözlerim dolmazdı yine de . Etkilenmek diyelim işte . Reklamın amacı budur zaten , etkilemek ve ürüne dikkat çekmek . Başarılıymş demek ki.
Yok, öyle ha deyince ağlayan kadınlardan da değilimdir ben , sulu göz tanımlamasına uymam aslında. Resmi geçit törenlerinde , televizyonda ( özellikle TRT de ) spiker '' Geçiyor Türk Gençliği , ellerinde al bayraklarımızla , başları dik... '' derken teyzem '' Ah yavrularıımmm '' der ağlamaya başlardı da , anlamaz , güler geçer , üstüne üstlük dalga geçerdim hatta . Çocukluk de , gençlik de , duygusuz de işte . İşin yaşla alakası varmış demek ki , şimdi benim de gözlerim doluyor aynı sahnelerde .
Iyi de , Coca Cola reklamı bu ya , coşkuyla çekilmiş , yeni yılda yeni umutlar teması işlenmiş . Gayet de güzel işlenmiş hatta . Bana ne oluyorsa , dersin ki , yeni yıla giriyoruz diye, eski yıla bi bağlılık bi bağlılık , neredeyse '' Bırakma biziii '' diye haykırıcam , hani matah da bir yıl olsa . En azından bana değil , gitsin çabucak nereye canı isterse de , gelsin yenisi , yeni umutlarla , güzelliklerle . Yeni yıl herkese sağlık , mutluluk , ve ne dilerse onu getirsin diliyorum .
Reklam da işte tam bu noktaya dikkat çekiyor ;
O kadar kötü değil her şey , umudunuzu yitirmeyin , daha güzel olacak mesajları var .
'' Çekilen her bir tel örgü karşısında , ' Hoş geldiniz ' diye açılan 849 kapı var ''
'' Bu spor bitti diyen 1 kişiye karşı , futbolun coşkusuna kapılan 10 kişi var ''
''Internette dolaşan komik videoların sayısı , dünyadaki tüm kötü haberlerin 3 katı ... ''
'' Haksız kazanç sağlayan 1 kişiye karşı , tanımadığı birine kan veren 53 kişi var ''
'' Trafikte yalnız geçirilen her dakikanın sonunda , keyifle paylaşılan saatler var . ''
Daha iyi bir dünyaya inanmak için pek çok nedeniniz var diyor kısacası .
YENI YIL , YENI UMUTLAR ...
Hepinize umutlarınızın gerçekleşeceği mutlu bir yıl diliyorum .
Izlemek isteyenlere ...
http://www.youtube.com/watch?v=Ssddph2BShw
Yok, öyle ha deyince ağlayan kadınlardan da değilimdir ben , sulu göz tanımlamasına uymam aslında. Resmi geçit törenlerinde , televizyonda ( özellikle TRT de ) spiker '' Geçiyor Türk Gençliği , ellerinde al bayraklarımızla , başları dik... '' derken teyzem '' Ah yavrularıımmm '' der ağlamaya başlardı da , anlamaz , güler geçer , üstüne üstlük dalga geçerdim hatta . Çocukluk de , gençlik de , duygusuz de işte . İşin yaşla alakası varmış demek ki , şimdi benim de gözlerim doluyor aynı sahnelerde .
Iyi de , Coca Cola reklamı bu ya , coşkuyla çekilmiş , yeni yılda yeni umutlar teması işlenmiş . Gayet de güzel işlenmiş hatta . Bana ne oluyorsa , dersin ki , yeni yıla giriyoruz diye, eski yıla bi bağlılık bi bağlılık , neredeyse '' Bırakma biziii '' diye haykırıcam , hani matah da bir yıl olsa . En azından bana değil , gitsin çabucak nereye canı isterse de , gelsin yenisi , yeni umutlarla , güzelliklerle . Yeni yıl herkese sağlık , mutluluk , ve ne dilerse onu getirsin diliyorum .
Reklam da işte tam bu noktaya dikkat çekiyor ;
O kadar kötü değil her şey , umudunuzu yitirmeyin , daha güzel olacak mesajları var .
'' Çekilen her bir tel örgü karşısında , ' Hoş geldiniz ' diye açılan 849 kapı var ''
'' Bu spor bitti diyen 1 kişiye karşı , futbolun coşkusuna kapılan 10 kişi var ''
''Internette dolaşan komik videoların sayısı , dünyadaki tüm kötü haberlerin 3 katı ... ''
'' Haksız kazanç sağlayan 1 kişiye karşı , tanımadığı birine kan veren 53 kişi var ''
'' Trafikte yalnız geçirilen her dakikanın sonunda , keyifle paylaşılan saatler var . ''
Daha iyi bir dünyaya inanmak için pek çok nedeniniz var diyor kısacası .
YENI YIL , YENI UMUTLAR ...
Hepinize umutlarınızın gerçekleşeceği mutlu bir yıl diliyorum .
Izlemek isteyenlere ...
http://www.youtube.com/watch?v=Ssddph2BShw
24 Kasım 2011 Perşembe
AŞK İLE ÖĞRETENLERE
Yıllar sonra karşılaştığım , fakültede öğrencim olan Meltem aradı sabah... Öğretmenler Günümü kutluyordu cıvıl cıvıl bir arka plan sesleri eşliğinde... Nerede olduğunu sordum hissedip . Okulda , ders arasında olduğunu söyledi. Koşuşan öğrencilerinin sesleri , hayal gücümle de birleşti . Ben de O'nun bu özel gününü kutladım ve düşündüm.
Düşündüm hayatıma imza atmış kişileri... Çok ilginç ki , bazıları öğretmen değildi aklıma hemen geliverenler. Babaannem vardı , anneannem vardı liste başında. Ne çok şey katmışlar hayatıma bilgelikleriyle meğer. Dayım sonra , babavari tatlar aldığım bulduğum kendinde. Allah nur içinde uyutsun . İlkokulumdaki görevli amca geldi gözümün önüne. Zayıf olduğumdan mıdır nedir , bardağıma sütü ( aslında süt tozunu ) biraz torpilli koydugunu hatırladım , sevdigimi hatırladım sonra kendisini. Ve öğretmenimi ... Aslında teyzem olan ama bunu ne sınıfta ne ders arasında hissettirmeyen bana , sadece öğretmen kimliğiyle okula şablonlanmış , ama gerçekten anne kadar anne bana ...
Emin amca geldi resmi geçit düzeninde gözümün önüne sonra. Kitapçı dükkanı vardı ve düzenli olarak öykü , roman ne varsa yeni gelenleri gösterirdi her gittigimde . Okuma alışkanlıgını kazandırmış , beslemiş aslında beni. Bir de her akşam koltuguna sıkıştırdığı Cumhuriyet gazetesini hatırladım , evimizin önünden ağır ağır geçişini... Aynı mahallede otururduk , ailece bir duruş sahibi olduklarından hepsini çok severdim.
Hayatıma , yüreğime imza atmış kişilerdi hepsi. Ahh , bir de Akşit hocam fakültede. Akşit Göktürk hocam. Keşke yaşasaydı dediklerimizden biri . Ve o meşhur ' Ada' kitabı. Fakülteyi kazandığımızda , kendimizi bir şey sandığımız o zamanlarda işte , ilk dersimize girişi ve yaptığı muhteşem konuşması , ayaklarımızın yere basmasını sağlamıştı.
Sonra kendimi düşündüm. Öğrencilerimin beni ne kadar çok sevdiğini... Ben de onları çok seviyorum diye midir bu , sanmam. Seviyordum evet , ama , değer de veriyordum her birine. Minik ders aralarında insan yanlarımızla da birbirimizi görebiliyorduk , sanırım bu daha agır basıyordu sevgilerinde. İlk derslerine girdiğimde şunu yapıyordum hep. Bana, sadece isimlerini ve bu ismi onlara kimin , neden verdiğinin öyküsünü anlatmalarını istiyordum . Ne mi oluyordu ?
Bir hafta sonraki ilk ders hepsine ismiyle seslenebiliyordum . Nasıl unuturdum , şu tatlı kız , ismi Ebru . Annesi daha evlenmeden ' kızım olursa ismini Ebru koyacagım ' diye vermiş ona o adı . Hepsini sevgimle kucaklıyorum , onlar bunu hissetsin istiyorum. Hayatımıza giren , bize bir şeyleri öğreten , aşk ile öğreten , ÖĞRETMEN olan ya da olmayan tüm herkesi sevgimle kucakladığım gibi... Lisedeki tüm öğretmenlerimi de Adnan Tosyalı hocam eşliğinde selamlıyorum ... FulYakasi
Düşündüm hayatıma imza atmış kişileri... Çok ilginç ki , bazıları öğretmen değildi aklıma hemen geliverenler. Babaannem vardı , anneannem vardı liste başında. Ne çok şey katmışlar hayatıma bilgelikleriyle meğer. Dayım sonra , babavari tatlar aldığım bulduğum kendinde. Allah nur içinde uyutsun . İlkokulumdaki görevli amca geldi gözümün önüne. Zayıf olduğumdan mıdır nedir , bardağıma sütü ( aslında süt tozunu ) biraz torpilli koydugunu hatırladım , sevdigimi hatırladım sonra kendisini. Ve öğretmenimi ... Aslında teyzem olan ama bunu ne sınıfta ne ders arasında hissettirmeyen bana , sadece öğretmen kimliğiyle okula şablonlanmış , ama gerçekten anne kadar anne bana ...
Emin amca geldi resmi geçit düzeninde gözümün önüne sonra. Kitapçı dükkanı vardı ve düzenli olarak öykü , roman ne varsa yeni gelenleri gösterirdi her gittigimde . Okuma alışkanlıgını kazandırmış , beslemiş aslında beni. Bir de her akşam koltuguna sıkıştırdığı Cumhuriyet gazetesini hatırladım , evimizin önünden ağır ağır geçişini... Aynı mahallede otururduk , ailece bir duruş sahibi olduklarından hepsini çok severdim.
Hayatıma , yüreğime imza atmış kişilerdi hepsi. Ahh , bir de Akşit hocam fakültede. Akşit Göktürk hocam. Keşke yaşasaydı dediklerimizden biri . Ve o meşhur ' Ada' kitabı. Fakülteyi kazandığımızda , kendimizi bir şey sandığımız o zamanlarda işte , ilk dersimize girişi ve yaptığı muhteşem konuşması , ayaklarımızın yere basmasını sağlamıştı.
Sonra kendimi düşündüm. Öğrencilerimin beni ne kadar çok sevdiğini... Ben de onları çok seviyorum diye midir bu , sanmam. Seviyordum evet , ama , değer de veriyordum her birine. Minik ders aralarında insan yanlarımızla da birbirimizi görebiliyorduk , sanırım bu daha agır basıyordu sevgilerinde. İlk derslerine girdiğimde şunu yapıyordum hep. Bana, sadece isimlerini ve bu ismi onlara kimin , neden verdiğinin öyküsünü anlatmalarını istiyordum . Ne mi oluyordu ?
Bir hafta sonraki ilk ders hepsine ismiyle seslenebiliyordum . Nasıl unuturdum , şu tatlı kız , ismi Ebru . Annesi daha evlenmeden ' kızım olursa ismini Ebru koyacagım ' diye vermiş ona o adı . Hepsini sevgimle kucaklıyorum , onlar bunu hissetsin istiyorum. Hayatımıza giren , bize bir şeyleri öğreten , aşk ile öğreten , ÖĞRETMEN olan ya da olmayan tüm herkesi sevgimle kucakladığım gibi... Lisedeki tüm öğretmenlerimi de Adnan Tosyalı hocam eşliğinde selamlıyorum ... FulYakasi
18 Kasım 2011 Cuma
KINA
Bizde üç şeye kına yakılır ...
Kurbanlık koça ; Kurban olsun Allah ' a diyedir ...
Askere gidene ; Vatanına milletine kurban olsun yigidim diye ...
Bir de bize yakılır kına . Gelin kıza . Ailesine çocuklarına kurban olsun diye . Bir de ağlatırlar bi güzel .
'' Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar '' diye . Hem ağlar hem de gider gelin ...
Geline iyi bakın , kurbanınız olam . FulYakası
Kurbanlık koça ; Kurban olsun Allah ' a diyedir ...
Askere gidene ; Vatanına milletine kurban olsun yigidim diye ...
Bir de bize yakılır kına . Gelin kıza . Ailesine çocuklarına kurban olsun diye . Bir de ağlatırlar bi güzel .
'' Yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar '' diye . Hem ağlar hem de gider gelin ...
Geline iyi bakın , kurbanınız olam . FulYakası
16 Kasım 2011 Çarşamba
ELMA DERSEM ÇIK
Hayatımızdaki üç elmadan bahsedecegim bugün.
Adem ' in meshur elması ...Söz söyleyecek çok şey yok , elma yendi cennet bitti...
Newton ' un elması ... Başına düşen o elmanın , yerçekimini keşfetmesiyle baslayan bir dizi keşifleri. Çoğu zaman tesadüfler degil midir zaten basarıya giden yolun öyküsü ? Ekmegin mayalanması bile bir dizi tesadüfün eseri ...
Vee o meşhur elma .
Apple .
Steve Jobbs evet . Dünyaya imzasını atmış o dahiden söz ediyorum . Biyolojik annesi kendisini vermek ister . Ama tek şartı, verecegi ailenin mutlaka üniversite okumus ebeveynler olması ... Bunu uzun uzun anlatmak yerine , size, dinlemeniz için bir üniversite mezuniyeti için davet edildigi , ve o meshur konusmasını yaptıgı kaydı ekleyecegim. Etkileneceginizi düşünüyorum . Bunu bir çok arkadaşınız , dostunuz , varsa çocuklarınızla da paylaşmanızı çok isterim.
Ben , hala , gerçekten hala , teknolojideki son gelişmeleri bir yana bırakın , '' telefondan ses nasıl geliyor allalaa ... '' , ''ya onu boş ver de asıl o radyo günlerimize dön , hani içinde insan var sandıgımız zamanlara '', veya , '' bırak o kadar gerilere gitme , '' Zeki Müren de bizi duyacak mı esprisi çok da abartı degildi , televizyonun ilk hayatımıza giriş öykülerini düşün '' hallerindeyim. Aklım alsın almasın , teknoloji harika ...
Ben buraya yazıyorum , yazım size ulaşacak , bir tık kadar yakın , allaalaa :)))
http://www.mailce.com/applein-kurucusu-steve-jobs-ve-ders-alinacak-konusmasi.html#.TsP7lnGqzxI.email
İzleyin , seveceksiniz , gençlerle paylaşmanızı öneririm... FulYakası
Adem ' in meshur elması ...Söz söyleyecek çok şey yok , elma yendi cennet bitti...
Newton ' un elması ... Başına düşen o elmanın , yerçekimini keşfetmesiyle baslayan bir dizi keşifleri. Çoğu zaman tesadüfler degil midir zaten basarıya giden yolun öyküsü ? Ekmegin mayalanması bile bir dizi tesadüfün eseri ...
Vee o meşhur elma .
Apple .
Steve Jobbs evet . Dünyaya imzasını atmış o dahiden söz ediyorum . Biyolojik annesi kendisini vermek ister . Ama tek şartı, verecegi ailenin mutlaka üniversite okumus ebeveynler olması ... Bunu uzun uzun anlatmak yerine , size, dinlemeniz için bir üniversite mezuniyeti için davet edildigi , ve o meshur konusmasını yaptıgı kaydı ekleyecegim. Etkileneceginizi düşünüyorum . Bunu bir çok arkadaşınız , dostunuz , varsa çocuklarınızla da paylaşmanızı çok isterim.
Ben , hala , gerçekten hala , teknolojideki son gelişmeleri bir yana bırakın , '' telefondan ses nasıl geliyor allalaa ... '' , ''ya onu boş ver de asıl o radyo günlerimize dön , hani içinde insan var sandıgımız zamanlara '', veya , '' bırak o kadar gerilere gitme , '' Zeki Müren de bizi duyacak mı esprisi çok da abartı degildi , televizyonun ilk hayatımıza giriş öykülerini düşün '' hallerindeyim. Aklım alsın almasın , teknoloji harika ...
Ben buraya yazıyorum , yazım size ulaşacak , bir tık kadar yakın , allaalaa :)))
http://www.mailce.com/applein-kurucusu-steve-jobs-ve-ders-alinacak-konusmasi.html#.TsP7lnGqzxI.email
İzleyin , seveceksiniz , gençlerle paylaşmanızı öneririm... FulYakası
3 Kasım 2011 Perşembe
Yardımda Yar Olmak , Işe Yaramak
Pek de iç açıcı olmayan mesele işte... Deprem. Biz, bu hat üzerinde olduğumuza göre , yapılacak tek önlem , yine insana dayalı önlemler . Ders aldık mı konusuna bile girememek çok acı . Benim asıl etkilendiğim kısım , bu kez, ülkenin, her yanına dağılmış duyarlı harekete geçme çabukluğu oldu. Bunda teknoloji önemli rol oynadı . Özellikle de internet . Sınavı geçti bu bakımdan. Facebook gibi , çok kadın işi , lay lay lom haller gördüğümden ,hesabımın olmadığı bu kullanımdan söz etmiyorum. Nemenem bir şey bu , ne işe yarıyor ki , dediğim '' Twitter '' çoktandır ilgimi çekiyordu. Bu son deprem olayından sonra , twitter bazlı yardım ve yönlendirmelerin , deprem bölgesine acil yardımlar konusunda şirketleri harekete geçirmekte çok önemli bir yeri olduğunu gördüm . Ve hemen bir hesap açtım. '
'' Su şirketleri uyuyor musunuz , kamyon kamyon su ihtiyacı var ''
'' Heeey , kargo şirketleri , ne duruyorsunuz , şimdi ücretsiz taşıma zamanı ...!''
'' Acil battaniye gerek şimdi oraya , haydi firmalar harekete geçin'' gibi yüzlercesini yazabileceğim yönlendirmeler, gerçekten çok etkili oldu , iyi bir sınavdan geçildi ve başarılı da olundu. Yazılı ve sözlü basına da yansıyan bu durum, tabii ki , insanların , bizlerin de, yollayabileceklerimizi evlerden toplama ve bir şekilde gönderme eğilimini artırdı.
Eksik bir yanımız olduğunu gördüm bu kez ama. Yolladıklarımız... Yollamak istediklerimiz...
Anladım ki , bu konuda da dörtlü denetim gerekiyormuş.Aynen Rotary nin dörtlü özdenetimi gibi...
Yardım için gönderilen ve gönderilmesi düşünülen şeylerden bahsediyorum evet.
YOLLADIKLARIMIZ , YOLLAMAK ISTEDIKLERIMIZ ;
Gerçeğe uygun mu ?
İlgililerin ihtiyaçlarını karşılayacak mı ?
İlgililer için gerekli mi?
İlgililerin hayrına mı ?
Evet , maalesef sınıfta kaldığımız konu bu oldu ... Bazıları ayıp derecesinde yollananların. Çöpe atılacak eşyaları , deyim yerindeyse ''evden çıkarma aracı'' olarak gördü bazıları, ne yazık ki . Kırmızı topuklu ayakkabılar , çamaşır makinesinde küçülmüş , keçeleşmiş kazaklar , gece kıyafetleri , abiye çantalar ... Hatta ben kendi gözlerimle gördüm , plastik ekmek sepeti bile vardı . Ekmek beklerken bazıları ... Sanıyorum bu işi , hevesleri gitsin bunu da yollayalım edasıyla yaptıklarından , akıllarına bile gelmemişti ne utanç verici bir iş yaptıkları . Ben çok utandım. Bu kişilere söylenmesi gereken tek şey şu ;
Bu depremde magdur siz olsaydınız , ve size ' o şey ! ' gönderilmiş olsaydı ne yapardınız ?
Yardımların sessiz sedasız , incitmeden , ve hatta belli etmeden yapılması öğretilmiş bir geleneğin evlatlarıyız biz . Ne oldu bize ? :(
'' Su şirketleri uyuyor musunuz , kamyon kamyon su ihtiyacı var ''
'' Heeey , kargo şirketleri , ne duruyorsunuz , şimdi ücretsiz taşıma zamanı ...!''
'' Acil battaniye gerek şimdi oraya , haydi firmalar harekete geçin'' gibi yüzlercesini yazabileceğim yönlendirmeler, gerçekten çok etkili oldu , iyi bir sınavdan geçildi ve başarılı da olundu. Yazılı ve sözlü basına da yansıyan bu durum, tabii ki , insanların , bizlerin de, yollayabileceklerimizi evlerden toplama ve bir şekilde gönderme eğilimini artırdı.
Eksik bir yanımız olduğunu gördüm bu kez ama. Yolladıklarımız... Yollamak istediklerimiz...
Anladım ki , bu konuda da dörtlü denetim gerekiyormuş.Aynen Rotary nin dörtlü özdenetimi gibi...
Yardım için gönderilen ve gönderilmesi düşünülen şeylerden bahsediyorum evet.
YOLLADIKLARIMIZ , YOLLAMAK ISTEDIKLERIMIZ ;
Gerçeğe uygun mu ?
İlgililerin ihtiyaçlarını karşılayacak mı ?
İlgililer için gerekli mi?
İlgililerin hayrına mı ?
Evet , maalesef sınıfta kaldığımız konu bu oldu ... Bazıları ayıp derecesinde yollananların. Çöpe atılacak eşyaları , deyim yerindeyse ''evden çıkarma aracı'' olarak gördü bazıları, ne yazık ki . Kırmızı topuklu ayakkabılar , çamaşır makinesinde küçülmüş , keçeleşmiş kazaklar , gece kıyafetleri , abiye çantalar ... Hatta ben kendi gözlerimle gördüm , plastik ekmek sepeti bile vardı . Ekmek beklerken bazıları ... Sanıyorum bu işi , hevesleri gitsin bunu da yollayalım edasıyla yaptıklarından , akıllarına bile gelmemişti ne utanç verici bir iş yaptıkları . Ben çok utandım. Bu kişilere söylenmesi gereken tek şey şu ;
Bu depremde magdur siz olsaydınız , ve size ' o şey ! ' gönderilmiş olsaydı ne yapardınız ?
Yardımların sessiz sedasız , incitmeden , ve hatta belli etmeden yapılması öğretilmiş bir geleneğin evlatlarıyız biz . Ne oldu bize ? :(
27 Ekim 2011 Perşembe
BİR MANİNİZ VAR MI ?
Bir maniniz yoksa öğleden sonra annem size gelecek. Gelirken ne bir küçük altın, ne dolar ne Euro ne de para getirecek ama . Sadece kendisi gelecek , kabul eder misiniz? Hani ayda bir gidilen ve ev sahibine para bırakılan o tuhaf günleri sevmiyor benim annem .Ve şikayet ediyor ‘’ Parası yoksa evine bile kabul etmiyor kadınlar artık, ne oldu bunlara ? ‘’ diyor .Zaten de bir şey yapmıyormuşsunuz o altın günlerinde .Gelmeyenlere kızıyormuşsunuz hatta, altınınız eksik kaldı diye, hele bir de göndermediyse.Öyle mi ? Annem öyle diyor .Apar topar merhabalaşıp zaten, hemen masa başına geçiyormuşsunuz. Numaradan ‘’ Ayy şekerim ne çok şey yapmışsınız, demedik mi üç çeşidi aşmayacağız diye ‘’ söyleniyormuşsunuz, ama hepsini de iştahla yiyormuşsunuz. Ardından ‘’ bunu nasıl yaptın şekerim, ayh dur dur yazayım aklımda kalmaz ‘’ diyormuşsunuz çoğunuz, annem diyor. Ve ardından paralarınızı ödeyip ( dlim sürçtü , altınlarınızı toplayıp) dağılıyormuşsunuz. Annem diyorJ .Hatta ev sahibesi siz çıkar çıkmaz ‘’ Çok şükür ‘’ diyormuş, neye bilmem. Annem de bilmiyor.
Maniniz olmazsa , annemi bu öğleden sonra kabul etseniz, annem beni de getirecek biliyor musunuz? Ben de sizin kızınızla evcilik oynayacağım hatta. Ne güzel olurdu.Annem ve ben sadece sevgimizi getireceğiz size, dertleşirsiniz güzel güzel, yine yemek tarifleri verir alırsınız… Çok kalabalık olmayacağından başınız da ağrımaz biz gidince hem. Hem herkes kendi evinde oturur, komşusuyla dertleşmezse , insanlar ,sorunlarını psikiyatra gider anlatırmış, bir de üstüne üstlük para verilirmiş ,basit ve sıradan sorunlar için bile…Annem diyor.Ne dersiniz ? Bir maniniz var mı ? Hı , var mı ?
21 Ekim 2011 Cuma
Bil de Yapma
Bugün , dersimiz İNCİR. İncirden reçel yapacağız, hiç surat asmayın.
Bir kişiye sürekli bir şey yaptırmanın yolu ' Şekerim seninki bi başka güzel oluyor .' demekten geçiyormuş, öğrendim. Her yıl , yaz sonu , ne zaman ki incirler olur, bana, vira incir yolu açılır. Kendime yapıyorum, incir seven akrabalarıma yapıyorum, arkadaşlarım ister diye düşünüp kendimi yedekliyorum derken, bu yıl , kermesimiz var , tatlandırayım dedim. Dedim de incirci bizim evin önüne açıyor tezgahı. Bugün yapmayacağım desem nafile , aşagıya indiğimde ' Abla bugün almıyor musun? ' demiyor mu , Allah Allaaahh diyen savaş tamtamlarım alarma geçiyor.' Dönüşte ... ' diye ilk hamleyi savuşturuyorum , kendimle mucadele ediyorum. dönüşte - tutamıyorum kendimi - alıyorum. Ben ona amca diyorum, o bana abla diyor, ikimiz de birbirimizden memnunuz yani. Memnunuz diyorum , çünkü incirleri çok güzel.Reçel yapacaksanız incir önemli. Şöyle olmalı, ortadan ikiye ayırdıgınızda içi mor değil , pembe olacak, ki , bal rengi bir reçeliniz olsun. Seçerek alacaksınız her bir inciri sonra...Çatlak patlak olanları almayacaksınız, bir de incirin tepesi açık olmayacak, bu reçelin içinde yüzen çekirdekler demek.
Tarifine gelince ;
Incirlerin tepe noktasına dokunmadan ( açılmasın diye ) yukarıdan aşağıya doğru kazımak suretiyle soyun. Dıştaki renki kısım alınacak yani, soyma şeklinde değil. Ben 2 kilo incire 2 kilodan biraz az şeker kullanıyorum .Geniş, yayvan bir tencereye önce şekeri koyuyorsunuz. Üzerine 2 parmak geçecek şekilde su ekliyorsunuz. Arada karıştırarak kaynatıyorsunuz .Kaynayınca reçele koyacağınız limon tuzunun yarısını ilave ediyorsunuz .Bu bir kilo için dolu bir çay kaşığı mantığı ile yapılıyor reçelde .Şerbet, biraz kıvamlı hale geliyor yarım saat kadar kaynayınca. İşte bu sırada , kabuklarını kazıdıgınız incirleri nazikçe sudan geçirip , içine atıyorsunuz. Önce harlı ateşte daha sonra yavaş ateşte yaklaşıp yarım saat kaynatıyorsunuz. Kalan limon tuzunu ( diğer yarısını ) ekliyorsunuz ve 10 dakika kadar daha kaynatıp ocaktan alıyorsunuz Bu reçeliniz hazır demek değildir. Arada sallayarak ( köpüğünün ve kaymaklanmasının engellenmesi açısından bu ) soğutuyorsunuz. Soğurken , incir suyunu bırakır. Bu inciri tanımanızın da bir yoludur. Sulanmışsa ve bu sizin reçel kıvamınız değilse ( ki değildir) bir kez daha kaynatacaksınız. Yine arada sallayarak ve çıkmışsa eğer, çekirdekleri kevgirle alarak tekrar soğutuyorsunuz .İncir reçeli , 2 gün o tencerede kalmak zorundadır çünkü bazı incir suyunu tekrar bırakabilir. Son bir kontrolde , gerekirse bir beş ( on) dakika daha kaynatabilirsiniz. Sonuç mükemmel olacaktır, hiç korkmayın.
Ben bu tarifi , isteyenlere , bilin de yapmayın diye yazıyorum. Ahh annem ahh , bil de yapma kızım , bil de yapma diyerek , her şeyi bilmek gerek dedin ama , baaak bilmekle kalınmıyor işte, yapıyorsun bas bayağı. Hani bilecek, ama yapmayacaktık , hani :))
14 Ekim 2011 Cuma
Başa TIP Yaz !
Ben , benden öncekileri bilmem , kendi aslımı , neslimi bilirim. Olay şudur;
Liseyi bitiren bir çok öğrenci , üniversite sınavına girer.Benim neslimde de hazırlanarak giren öğrenciler olmuştur gerçi ama bu Türkiye genelinde o dönemler o kadar da yaygın değildi.Üniversiyete öğrenci hazırlamak , henüz, deyim yerindeyse '' sektör'' olmamıştı o yıllar.Sanıyorum sadece Ankara , Istanbul ve Izmir' de isim yapmış dersaneler vardı, o kadar. Peki ya Anadolu ? Anadolu işte , analar teşvik ediyordu sadece.'' Oku çocugum, oku , ne varsa okumakta var'' diyerek , okumanın , meslek sahibi olmanın önemini kendince vurguluyordu yavrusuna.Okuduk çoğumuz...Hızlandırılmış kurslar vardı hatta. Nesil, o yıllar test teknigine dayanmayan bir eğitimden geçtiği için, hızlandırılmış sistem biraz da o teknikle destek oluyordu öğrenciye.Yine de bir şanstı bu tabii. Test kitapları vardı ,bu olanaktan yararlanamayanlar için de.Yani , nesil daha uyanmamıştı, çoktan seçmeye.Zaten çok seçenek de verilmezdi ya bize, neyse, bu da başka bir blog konusu olsun.Konuyu bilmiyorsan mesele budur;
Soru- .......................................?
a) Ne bileyim ben ya hangisi dogru...
b)Bu da soru mu ?
c)Bu konu bize hiç öğretilmedi, ben de öğretilmeyen hiç bir konuda fikir yürütemem, sapsalımdır.
d)Neyse ne ya, amann.
e)Bilmiyorsan boş bırak demişler , nokta.
Şimdi öğrenciler, önce sınava giriyor, aldıkları puan ellerine geçiyor , aldıkları puana göre de bir sıralama yapıyorlar.Yani şöyle bir durum söz konusu...
'' Senden kaç metre kumaş çıkar, önce bi onu görelim.De , ona göre karar verelim '' senden ne olur? 'Benden bişey olmaz , ben seneye tekrar denerim bu işi' de diyebiliyorlar yani.İyi bir şey bu.Biz, daha etimiz ne butumuz ne bilmeden, hatta bilgilerimizi sınamadan , etekçıkmayacakkuşamlatakımelbiseisterizbellimiolurbelkidetıpolur mantığıyla, başa TIP yazdık.Yazdık evet, bizim nesil başa tıp yazdık.Daha iyi koşullarda lise eğitimi almış olanlarımızı kabul etti tıp.
Peki ya diğerleri?
-Tıp :)) ( sus anlamda tıp bu )
Akıllı, gelecek vaat eden her çocuk zaten Fen bölümü okudugundan, başa Tıp yazar, ardına Hukuk ekler, hatta bazıları da ben gibi, az buçuk dil heveslisiyse Filolojiyi de ardına eklerdi.Puanlarına göre de liste yapılacagından, bazen o fakülte üste yazılır, mesela Kayseri Gevher Nesibe güme gidebilirdi, ama olsundu :)
Diyeceğim şu ki, kayıp neslin kaybolmamış çocuklarıyız biz.Hepimiz evet, hepimiz.Okuyamamış çok parlaklarımız da var, şarkıyla şiirle yanıp tutuşan, ama cerrah olanlarımız da ...''Başka şehirde napar benim güzel kızım'' diyerek, kazandığı bölüme yollanmamışlarımız bile eklenebilir.Yine de bir şeyleri başarmış bir nesildir bu ama, öyle ya da böyle ...Yeni nesile bakıyorum da , tamam abartı olacak, kabul ediyorum ama , çoğu şöyle davranıyor seçenekler karşısında;
Soru-...............................................?
a) Bu da ne be ! ?
b) İhtilal mı o ne demek ! ?
c) Bilemijeemm
d) Yaneee ...
e) Ayneaan :P
Hepsi değil tabii...Hepimiz de değildik zaten.Başa dönersek eğer durum tek kelimeyle bizim nesilde şöyle idi ;
SEN YİNE DE BAŞA TIP YAZ ÇOCUĞUM :)
Liseyi bitiren bir çok öğrenci , üniversite sınavına girer.Benim neslimde de hazırlanarak giren öğrenciler olmuştur gerçi ama bu Türkiye genelinde o dönemler o kadar da yaygın değildi.Üniversiyete öğrenci hazırlamak , henüz, deyim yerindeyse '' sektör'' olmamıştı o yıllar.Sanıyorum sadece Ankara , Istanbul ve Izmir' de isim yapmış dersaneler vardı, o kadar. Peki ya Anadolu ? Anadolu işte , analar teşvik ediyordu sadece.'' Oku çocugum, oku , ne varsa okumakta var'' diyerek , okumanın , meslek sahibi olmanın önemini kendince vurguluyordu yavrusuna.Okuduk çoğumuz...Hızlandırılmış kurslar vardı hatta. Nesil, o yıllar test teknigine dayanmayan bir eğitimden geçtiği için, hızlandırılmış sistem biraz da o teknikle destek oluyordu öğrenciye.Yine de bir şanstı bu tabii. Test kitapları vardı ,bu olanaktan yararlanamayanlar için de.Yani , nesil daha uyanmamıştı, çoktan seçmeye.Zaten çok seçenek de verilmezdi ya bize, neyse, bu da başka bir blog konusu olsun.Konuyu bilmiyorsan mesele budur;
Soru- .......................................?
a) Ne bileyim ben ya hangisi dogru...
b)Bu da soru mu ?
c)Bu konu bize hiç öğretilmedi, ben de öğretilmeyen hiç bir konuda fikir yürütemem, sapsalımdır.
d)Neyse ne ya, amann.
e)Bilmiyorsan boş bırak demişler , nokta.
Şimdi öğrenciler, önce sınava giriyor, aldıkları puan ellerine geçiyor , aldıkları puana göre de bir sıralama yapıyorlar.Yani şöyle bir durum söz konusu...
'' Senden kaç metre kumaş çıkar, önce bi onu görelim.De , ona göre karar verelim '' senden ne olur? 'Benden bişey olmaz , ben seneye tekrar denerim bu işi' de diyebiliyorlar yani.İyi bir şey bu.Biz, daha etimiz ne butumuz ne bilmeden, hatta bilgilerimizi sınamadan , etekçıkmayacakkuşamlatakımelbiseisterizbellimiolurbelkidetıpolur mantığıyla, başa TIP yazdık.Yazdık evet, bizim nesil başa tıp yazdık.Daha iyi koşullarda lise eğitimi almış olanlarımızı kabul etti tıp.
Peki ya diğerleri?
-Tıp :)) ( sus anlamda tıp bu )
Akıllı, gelecek vaat eden her çocuk zaten Fen bölümü okudugundan, başa Tıp yazar, ardına Hukuk ekler, hatta bazıları da ben gibi, az buçuk dil heveslisiyse Filolojiyi de ardına eklerdi.Puanlarına göre de liste yapılacagından, bazen o fakülte üste yazılır, mesela Kayseri Gevher Nesibe güme gidebilirdi, ama olsundu :)
Diyeceğim şu ki, kayıp neslin kaybolmamış çocuklarıyız biz.Hepimiz evet, hepimiz.Okuyamamış çok parlaklarımız da var, şarkıyla şiirle yanıp tutuşan, ama cerrah olanlarımız da ...''Başka şehirde napar benim güzel kızım'' diyerek, kazandığı bölüme yollanmamışlarımız bile eklenebilir.Yine de bir şeyleri başarmış bir nesildir bu ama, öyle ya da böyle ...Yeni nesile bakıyorum da , tamam abartı olacak, kabul ediyorum ama , çoğu şöyle davranıyor seçenekler karşısında;
Soru-...............................................?
a) Bu da ne be ! ?
b) İhtilal mı o ne demek ! ?
c) Bilemijeemm
d) Yaneee ...
e) Ayneaan :P
Hepsi değil tabii...Hepimiz de değildik zaten.Başa dönersek eğer durum tek kelimeyle bizim nesilde şöyle idi ;
SEN YİNE DE BAŞA TIP YAZ ÇOCUĞUM :)
6 Ekim 2011 Perşembe
ROBE DE CHAMBRE
Ben o neslin sonuna yetistim.Hani evlenirken kız tarafının damat adayına Ropdöşambr aldıgı neslin...O alışveriş hala yapılıyor mu bilmiyorum ama, bildiğim şu. Kullanılmayacagı bilinse de Robdöşambr alınıyordu...Yalan yapıldak söylense de.E zor söylenmesi tabii , bi kere kelime senin degil.Almışsın elin adamının kelimesini doğru söylenmesi de zor mübareğin, örneklemicem bile:) Dersin ki adam evlenince Murat Soydan misali pencere kenarında puro içecek, fabrikasını evden yönetecek. Nanaaay yani :) Ha bu arada , bu nesil aynı zamanda yazlık sinemaların da çok revaçta olduğu döneme denk gelir.Ben yine bunun sonuna yetiştim ama olsun ucundan yakalamışım ya dügünümde niye bilmem kamera eve çağırılmış , ondan mıdır nedir , kendimi Hulya Koçyigitvari haller yapmaya ayarlamışım gibi:) Çocuklar izlerken yerlere yatınca anladım ben de bunu zaten '' Anne bu neeee, bu ne haller hareketler '' diyorlar , bakıyorum cidden öyle:) Sanki lüle lüle saçlarım varmış gibi , önüme geliyorlarmış da ben parmaklarımla itiyorum peeh.
Neyse konum bu degil aslında.Konu Türkçeye yabancı dillerden geçmiş kelimelerle hasbehal oluşumuz.Fransızca bunların başında geliyordu eskiden , şimdilerde yerini Ingilizceye bıraktı.Ben kaldıgım yerden Robe de chambre den başlayayım yine de.Rob , elbise anlamına gelir , chambre de oda demek , al sana ev kıyafeti işte.E tamam da , adam bunu evde giyecek mi , mesele bu.Şeyy, söylemesi ayıp ama babaların çizgili pijama giydigi dönemler, hatırlatırım, eşofman ( heh bu da bizim degil ) daha icat edilmemiş.Olsun, hastayken , evdeyken filan denir alınırdı, e giyilmiyor ama , dolabın dip köşesinde asılı , var ya , ona bak:)
O nesil kızların çeyizinde mutlaka şömentabla denen , kah masa üstüne kah büyük sehpaya örtülen ve genellikle de dantel olan bir örtü vardı.Benim de var , kendimden biliyorum.Ben söyleyebiliyorum da , örenler bi eski nesil oldugundan , ' Ne örüyorsun Ayşe teyzecigim?' e verilen cevap şapturu şupturu bişeydi:))) E zor söylemesi napsındı? Ya ' port' la başlayan kelimelere ne demeli? Port , tasımak anlamına gelen bir kelimedir ve Portmanto ile girer bizim dile...Başkaları gelir ardından ...Portbebe denen , o dünyanın en kötü bebek tasıma şeyi:)) Şeyi diyorum ama gerçekten şeyi, pakedi desen olmaz , çantası desen ıhh, şeyi işte.E bunlar bizim dile girince şunlar duyulur oldu;
-Kızım şunları FFortmantoya as
-Yeni bi FFortmanto aldık
-Fortbebeye koy çocugu:)
Kısacası fortlaştı hepsi.
Şimdilerde de Ingilizce aynı şekilde Türkçe ile harman dalı oynuyor.Ne kadar çok Ingilizce kelime, o kadar çok afi gibi . Ajda bile terk etti bunu, ama çoğu bunu havalı ya da en azından eğitimli olma edalarıyla yapıyor.Yapıyor da yalan yanlış:)))
Şunu bile duydum , gülün gülün siz ;
'Oooo siz bu işin compensanı olmuşsunuz, bravo vallahi' (mide hastası belli , asabi)
Ne olmuş ne:) competanı ya ne olacak.Ne var, dili sürçmüş işte, e dil senin degil ,sürçmemesi elde değil :)Ingilizce konuşsa var ya, aklına gelir de hani dilinin ucuna hatta, bulamazsın o kelimeyi ''competent'' işte o.
Aslında sözcük dağarcığımız o kadar geniş ki Ingilizce kelime bakımından, bakmayın '' Ben konuşucam ama kelime haznem az '' diyenlere.Anadilimizde yarısı zaten , e diger yarısı da ortaokulda bizi Ingilizceden sogutan öğretmenden kalma.Ne kaldı geriye , harman :) Nerede harmanlanacak bu? Köşeden bir Ingiliz karşımıza çıksa da '' Where is the Post Office ? '' dese napıcazz durumumuz da yok.''The Post Office isssss in front of the Hospital'' ezberimizde aslında da pis Ingiliz gelip de sormuyor ki bunu :)) Hem zaten hatırlamıyorsak bile bunun bi damlacık önemi yok, biz naparız, düş önüme hareketi yapıp arkadaşı Postaneye götürürüz:)) Türk'üz, doğruyuz, çalışkanız dimi ama ...
Neyse konum bu degil aslında.Konu Türkçeye yabancı dillerden geçmiş kelimelerle hasbehal oluşumuz.Fransızca bunların başında geliyordu eskiden , şimdilerde yerini Ingilizceye bıraktı.Ben kaldıgım yerden Robe de chambre den başlayayım yine de.Rob , elbise anlamına gelir , chambre de oda demek , al sana ev kıyafeti işte.E tamam da , adam bunu evde giyecek mi , mesele bu.Şeyy, söylemesi ayıp ama babaların çizgili pijama giydigi dönemler, hatırlatırım, eşofman ( heh bu da bizim degil ) daha icat edilmemiş.Olsun, hastayken , evdeyken filan denir alınırdı, e giyilmiyor ama , dolabın dip köşesinde asılı , var ya , ona bak:)
O nesil kızların çeyizinde mutlaka şömentabla denen , kah masa üstüne kah büyük sehpaya örtülen ve genellikle de dantel olan bir örtü vardı.Benim de var , kendimden biliyorum.Ben söyleyebiliyorum da , örenler bi eski nesil oldugundan , ' Ne örüyorsun Ayşe teyzecigim?' e verilen cevap şapturu şupturu bişeydi:))) E zor söylemesi napsındı? Ya ' port' la başlayan kelimelere ne demeli? Port , tasımak anlamına gelen bir kelimedir ve Portmanto ile girer bizim dile...Başkaları gelir ardından ...Portbebe denen , o dünyanın en kötü bebek tasıma şeyi:)) Şeyi diyorum ama gerçekten şeyi, pakedi desen olmaz , çantası desen ıhh, şeyi işte.E bunlar bizim dile girince şunlar duyulur oldu;
-Kızım şunları FFortmantoya as
-Yeni bi FFortmanto aldık
-Fortbebeye koy çocugu:)
Kısacası fortlaştı hepsi.
Şimdilerde de Ingilizce aynı şekilde Türkçe ile harman dalı oynuyor.Ne kadar çok Ingilizce kelime, o kadar çok afi gibi . Ajda bile terk etti bunu, ama çoğu bunu havalı ya da en azından eğitimli olma edalarıyla yapıyor.Yapıyor da yalan yanlış:)))
Şunu bile duydum , gülün gülün siz ;
'Oooo siz bu işin compensanı olmuşsunuz, bravo vallahi' (mide hastası belli , asabi)
Ne olmuş ne:) competanı ya ne olacak.Ne var, dili sürçmüş işte, e dil senin degil ,sürçmemesi elde değil :)Ingilizce konuşsa var ya, aklına gelir de hani dilinin ucuna hatta, bulamazsın o kelimeyi ''competent'' işte o.
Aslında sözcük dağarcığımız o kadar geniş ki Ingilizce kelime bakımından, bakmayın '' Ben konuşucam ama kelime haznem az '' diyenlere.Anadilimizde yarısı zaten , e diger yarısı da ortaokulda bizi Ingilizceden sogutan öğretmenden kalma.Ne kaldı geriye , harman :) Nerede harmanlanacak bu? Köşeden bir Ingiliz karşımıza çıksa da '' Where is the Post Office ? '' dese napıcazz durumumuz da yok.''The Post Office isssss in front of the Hospital'' ezberimizde aslında da pis Ingiliz gelip de sormuyor ki bunu :)) Hem zaten hatırlamıyorsak bile bunun bi damlacık önemi yok, biz naparız, düş önüme hareketi yapıp arkadaşı Postaneye götürürüz:)) Türk'üz, doğruyuz, çalışkanız dimi ama ...
26 Eylül 2011 Pazartesi
20 Eylül 2011 Salı
ANLADIM
Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını,
kendimi bulduğumda anladım.
Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,
kendi yolumu çizdiğimde anladım.
Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak, dinleyerek değil.
Bildiklerini bana neden anlatmadığını anladım.
Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış.
Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım.
Sevmek ile sevilmenin yolu önce kendini sevmekten geçermiş.
Neden kendine aşık olduğunu anladım.
Acı, doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden.
Neden hiç ağlamadığını anladım.
Ağlayanı güldürebilmek, ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş.
Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım.
Ve sevilenle ağlayamıyor, kaçıyorsan ondan, çaresizliktenmiş.
Senin acın için odamda tek başıma hıçkırıklarla ağladığımda anladım.
Bir insanı herhangi biri kırabilir ama bir tek çok sevdiği acıtabilirmiş.
Çok acıttığında anladım.Fakat, hak edermiş sevilen onun için dökülen her bir damla gözyaşını.
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım.
Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet.
Yüreğini elime koyduğunda anladım.
Tek başına ayakta durabilecek kadar güçlüysen, yanında tutanlar varmış.
Neden hiç yalnız kalmadığını anladım.
Ve Sana ihtiyacım var, gel diyebilmekmiş güçlü olmak.
Sana git dediğimde anladım.
Biri sana git dediğinde, kalmak istiyorum diyebilmekmiş sevmek.
Git dediklerinde gittiğimde anladım.
Dostun seni bir kez terk edermiş, bin kez değil.
Aslında hep yanımda olduğunu anladım.
Ve bir kez terk etti mi seni, affetmek çok zormuş,
Ben de affedemediğin şeyin ne olduğunu anladım.
Sana sevgim şımarık bir çocukmuş her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan.
Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım.
Özür dilemek değil, affet beni diye haykırmak istemekmiş, pişman olmak.
Gerçekten pişman olduğumda anladım.
Affedemem, çok geç demek gururdan başka bir şey değilmiş
hâlâ sevgi varsa içinde eğer.
Tutsak kalbimin kapılarını kırıp, içine baktığımda anladım.
Ve gurur, kaybedenlerin, acizlerin maskesiymiş,
sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış.
Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım.
Ölürcesine isteyen, beklemez, sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi.
Beni affetmeni ölürcesine istediğimde anladım.
Sevgi emekmiş, emek ise vazgeçmeyecek kadar
ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş. Anladım...
......
Bazen de bir şiirle anlarız, bazen de hiç anlamayız birbirimizi.Can Yücel ' den bir şiirdi.Bir cesaret gelirse kendi şiirimle karşınıza çıkarım kimbilir...
kendimi bulduğumda anladım.
Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,
kendi yolumu çizdiğimde anladım.
Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak, dinleyerek değil.
Bildiklerini bana neden anlatmadığını anladım.
Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış.
Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım.
Sevmek ile sevilmenin yolu önce kendini sevmekten geçermiş.
Neden kendine aşık olduğunu anladım.
Acı, doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden.
Neden hiç ağlamadığını anladım.
Ağlayanı güldürebilmek, ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş.
Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım.
Ve sevilenle ağlayamıyor, kaçıyorsan ondan, çaresizliktenmiş.
Senin acın için odamda tek başıma hıçkırıklarla ağladığımda anladım.
Bir insanı herhangi biri kırabilir ama bir tek çok sevdiği acıtabilirmiş.
Çok acıttığında anladım.Fakat, hak edermiş sevilen onun için dökülen her bir damla gözyaşını.
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım.
Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet.
Yüreğini elime koyduğunda anladım.
Tek başına ayakta durabilecek kadar güçlüysen, yanında tutanlar varmış.
Neden hiç yalnız kalmadığını anladım.
Ve Sana ihtiyacım var, gel diyebilmekmiş güçlü olmak.
Sana git dediğimde anladım.
Biri sana git dediğinde, kalmak istiyorum diyebilmekmiş sevmek.
Git dediklerinde gittiğimde anladım.
Dostun seni bir kez terk edermiş, bin kez değil.
Aslında hep yanımda olduğunu anladım.
Ve bir kez terk etti mi seni, affetmek çok zormuş,
Ben de affedemediğin şeyin ne olduğunu anladım.
Sana sevgim şımarık bir çocukmuş her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan.
Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım.
Özür dilemek değil, affet beni diye haykırmak istemekmiş, pişman olmak.
Gerçekten pişman olduğumda anladım.
Affedemem, çok geç demek gururdan başka bir şey değilmiş
hâlâ sevgi varsa içinde eğer.
Tutsak kalbimin kapılarını kırıp, içine baktığımda anladım.
Ve gurur, kaybedenlerin, acizlerin maskesiymiş,
sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış.
Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım.
Ölürcesine isteyen, beklemez, sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi.
Beni affetmeni ölürcesine istediğimde anladım.
Sevgi emekmiş, emek ise vazgeçmeyecek kadar
ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş. Anladım...
......
Bazen de bir şiirle anlarız, bazen de hiç anlamayız birbirimizi.Can Yücel ' den bir şiirdi.Bir cesaret gelirse kendi şiirimle karşınıza çıkarım kimbilir...
8 Eylül 2011 Perşembe
Sadece Isınma mı ?
Bu yazının Sonbaharın gelişiyle hiç bir alakası yok baştan söyleyeyim.Konu ısınma hiç değil.Belki konu, bazılarınıza yeni moda deyimle ' nostaljik' gelebilir, ya da yeni nesile tuhaf .Konu , aslında soba gibi görünse de , soba hiç değil.Bir yaşam biçimi ....Şekillendiren bizi, ayrıştıran, bazen de birleştiren...
Sadece sobalı evde büyüyen çocuklar bilir, buzzz gibi salondan odaya girince yüzüne çarpan sıcaklığın tadını...Sadece sobalı evde büyüyen çocuklar bilir, okul çıkışında evde yanan sobanın üzerinde duran ıhlamur çaydanlığının odaya yayılan miss rayihasının kokusunu.Yeri hep orasıdır zaten o çaydanlıgın.Küçükken ben , ıhlamurun renginin kırmızı olduğunu sanırdım hep.Gülmeyin :)) Çünkü o çaydanlık sürekli orada olduğu için o aslında tazeyken olduğu o sarı rengi koruyamaz, kızarır.Büyüdüğüm zamanlarda içtiğim o sarı ıhlamuru yıllarca begenmeyerek içtim :))) Yine de kırmızı ıhlamurdur favorim benim.
Sobalı evde büyümüşseniz , bu , aynı zamanda , ailenin diğer fertlerinin neşesini , üzüntüsünü , planlarını duyma şansı da verir size...Kendi odanız zaten ya hiç yoktur , ya da, o size sadece ( en azından kışın ) yatak odasıdır.Derslerinizi yine kardeşlerinizle aynı odada yaptığınızdan , üst sınıfta okuyan kardeşlerin ders konuları da öğrenilir, küçük sınıflarda okuyan kardeşinizin konuyu anlayamamasıyla ilgili yardımlaşmayı da ekler size, sizin hayatınıza...Bunlar aslında büyütür sizi...
Sobalı ev, aynı zamanda , yaşınız en az benim kadarsa, radyonun çalındığı oda ve 'ajans' dinlemek demektir.Farkındasınızdır, ülkenizde neler olup bitiyor, ya da oldu-bittiye getiriliyor.Yaşınız daha genç ise, televizyon odası demektir şimdilerde...Yani annenizin dizisi , sizin de diziniz sayılır :)))
Peki ya maşa ??
Maşa, sadece size kızıldığında, ' maşayı görüyor musun maşayı ? ' şeklindeki yalancıktan tehdit unsuru değildir:))) Maşa , bazen kahvaltıda , üzerine sucuk koyup miss gibi ziyafet çekme aracınızdır.Bazen de soba üzerinde kızarmış ekmek yapma...Peki ya küle patates gömme ?Kumpir oldu adı pehh. Peki ya , yemeğin sıcak kalması için sobanın altına sürülmesi ? :))) Gaggenau ,ısı koruyan fırın yapmış heyhat:)) O başkaaa bu başka:)
Hedik nedir bilir sobalı evde büyümüşse çocuk.Hani mısır ( ya da buğday ) soba üzerinde usul usul pişer de kaselere koyulup yenir.
Çok şey anlatılabilir, çok çok fazla örnek verilebilir soba üzerine.Şeklinden tutun da , odun , kömür , gaz sobası oluşu bile, başlı başına konu malzemesi yapılabilir.Gaz sobası, bana, misafir odası çağrışımı yaptı birden mesela.Başka odalarda yanan sobalar , başka bir durumun habercisidir mesela.Sessizce ders çalışacaksanız başka oda, misafir gelecekse başka oda demektir bu mesela.Gibi gibi:)
Banyo sobası bile var düşünün :))) Daha çıkmadan saçlarınızın kuruduğu...
Sadece sobalı evde büyüyen çocuklar bilir tüm bunları.Ve ne mutlu onlara ki , şimdilerde kendi odalarına , neredeyse bilgisayarları ile hapsolmuş çocuklara göre, aslında onlar, soba ile sadece büyümemiş, bir yuva sıcaklığını, kemiklerinin taa içine kadar çekmiş çocuklardır.Mutlu çocuklardır onlar...Şimdi, bazıları anne, bazıları baba:)))))
FulyaK.
Sadece sobalı evde büyüyen çocuklar bilir, buzzz gibi salondan odaya girince yüzüne çarpan sıcaklığın tadını...Sadece sobalı evde büyüyen çocuklar bilir, okul çıkışında evde yanan sobanın üzerinde duran ıhlamur çaydanlığının odaya yayılan miss rayihasının kokusunu.Yeri hep orasıdır zaten o çaydanlıgın.Küçükken ben , ıhlamurun renginin kırmızı olduğunu sanırdım hep.Gülmeyin :)) Çünkü o çaydanlık sürekli orada olduğu için o aslında tazeyken olduğu o sarı rengi koruyamaz, kızarır.Büyüdüğüm zamanlarda içtiğim o sarı ıhlamuru yıllarca begenmeyerek içtim :))) Yine de kırmızı ıhlamurdur favorim benim.
Sobalı evde büyümüşseniz , bu , aynı zamanda , ailenin diğer fertlerinin neşesini , üzüntüsünü , planlarını duyma şansı da verir size...Kendi odanız zaten ya hiç yoktur , ya da, o size sadece ( en azından kışın ) yatak odasıdır.Derslerinizi yine kardeşlerinizle aynı odada yaptığınızdan , üst sınıfta okuyan kardeşlerin ders konuları da öğrenilir, küçük sınıflarda okuyan kardeşinizin konuyu anlayamamasıyla ilgili yardımlaşmayı da ekler size, sizin hayatınıza...Bunlar aslında büyütür sizi...
Sobalı ev, aynı zamanda , yaşınız en az benim kadarsa, radyonun çalındığı oda ve 'ajans' dinlemek demektir.Farkındasınızdır, ülkenizde neler olup bitiyor, ya da oldu-bittiye getiriliyor.Yaşınız daha genç ise, televizyon odası demektir şimdilerde...Yani annenizin dizisi , sizin de diziniz sayılır :)))
Peki ya maşa ??
Maşa, sadece size kızıldığında, ' maşayı görüyor musun maşayı ? ' şeklindeki yalancıktan tehdit unsuru değildir:))) Maşa , bazen kahvaltıda , üzerine sucuk koyup miss gibi ziyafet çekme aracınızdır.Bazen de soba üzerinde kızarmış ekmek yapma...Peki ya küle patates gömme ?Kumpir oldu adı pehh. Peki ya , yemeğin sıcak kalması için sobanın altına sürülmesi ? :))) Gaggenau ,ısı koruyan fırın yapmış heyhat:)) O başkaaa bu başka:)
Hedik nedir bilir sobalı evde büyümüşse çocuk.Hani mısır ( ya da buğday ) soba üzerinde usul usul pişer de kaselere koyulup yenir.
Çok şey anlatılabilir, çok çok fazla örnek verilebilir soba üzerine.Şeklinden tutun da , odun , kömür , gaz sobası oluşu bile, başlı başına konu malzemesi yapılabilir.Gaz sobası, bana, misafir odası çağrışımı yaptı birden mesela.Başka odalarda yanan sobalar , başka bir durumun habercisidir mesela.Sessizce ders çalışacaksanız başka oda, misafir gelecekse başka oda demektir bu mesela.Gibi gibi:)
Banyo sobası bile var düşünün :))) Daha çıkmadan saçlarınızın kuruduğu...
Sadece sobalı evde büyüyen çocuklar bilir tüm bunları.Ve ne mutlu onlara ki , şimdilerde kendi odalarına , neredeyse bilgisayarları ile hapsolmuş çocuklara göre, aslında onlar, soba ile sadece büyümemiş, bir yuva sıcaklığını, kemiklerinin taa içine kadar çekmiş çocuklardır.Mutlu çocuklardır onlar...Şimdi, bazıları anne, bazıları baba:)))))
FulyaK.
5 Eylül 2011 Pazartesi
Bazen Yazmak...
Bazen yazmak rahatlatır insanı, bazen de okumak .Yazdıklarımız bazen kendimizi anlatır , bazen de insanı...İlk yazı kötü bir şey.Okula ilk başlamak gibi hani.Bakarsın ya baska cocuklara , ne yapıyorlar diye.Hani sıkı sıkı tutarlar annelerinin elini.Benimkiler gibi...Ya da yuvadan ilk ayrıldıgında hani.Başka bir şehire ilk gidişindir de, bırakmışlardır bir kız yurduna.İçindeki sevinç yalnızlıkta bogulur bogulur da belli etmezsin.Tuhaf bir duygudur o .Üstüne üstlük, daha evvelki yıllardan arkadaşları olan kızlar ,neşe saçar kavuştukları için. '' Ayy ne çok özlemişim'' ler havada uçusur.Bu daha da artırır senin yalnızlıgını.Daha şimdiden özledin aileni işte, git beee ne okuyacaksın der içindeki şeytan.Uymazsın ona .Aynen öyleyim işte bu ilk blog yazımda...Yazma bee ne işin var diyor yine içimdeki şeyy(taaan).Yazacagım ben, inadına sana .Biriktirdiklerim ne olacak peki ? Hem dememişler mi paylaştıkça çoğalır insan ...Bazen bir şiirle , bazen sıradan bir olayla, bazen hayallerle ...FulYakası
Kaydol:
Yorumlar (Atom)